Yaşım 44.
Hayat dediğimiz şeyi ben de pek çoğumuz gibi takvim yaprakları ile birlikte Göztepe’ye sığdırdım.
Yaklaşık 35 yıl önce tanıştım Göztepe tribünleriyle. O gün bugündür hayatımın fon müziği bazen arka fonda sessizce çalan, bazen de kulaklarımda bangır bangır bağıran…
Yani ben ilk Göz Göz çekmeyi öğrendiğimde, şu an Göztepe'de forma giyen, teknik kadroda olan ya da kravatlı olarak görev yapan kişilerin çok büyük çoğunluğu, bırakın Göztepe'yi tanımayı, daha dünyaya gözlerini açmamıştı bile.
Ve şimdi… Belki de hayatımda ilk kez Avrupa bu kadar yakın. Yıllardır hayalini kurduğumuz, nice sezonların hayal kırıklığıyla önünden bile geçemediğimiz o kapı, ilk kez bu kadar aralık.
İşte tam da bu yüzden, bu kadar yaklaşmışken bazı şeyleri sineye çekmek, çekebilmek pek de mümkün olmuyor, olamıyor.
Sezon başında kağıt üstünde iyi bir kadro olmasa da, iyi sonuçlar alan, iyi giden bir takım vardı elimizde. Bir-iki doğru dokunuşla, bir iki iyi alternatif yaratılması ile oyun anlamında da ligin en güçlü yapılarından birine dönüşebilecek bir kadro…
Ama maça ilk 11’de bile başlayamayacak, soru işareti ile dolu beş oyuncu transfer edildi. Maalesef yine transfer yapmak yerine alışveriş yapmak tercih edildi.
Futbol, sadece oyuncu almak değil; doğru parçayı doğru yere koyma sanatıdır. Ve Türkiye’de ligler her zaman Ocak ayında başlar. Yanlış bir hamlenin, doğru giden bir hikâyeyi yarım bırakabileceği hiç umursanmadı…
Bir oyuncunun sakatlığının ne olduğu, ne kadar oynayamayacağı asla bilinmez ve bilinemez iken, devre arası gelen transfer teklifleri ve gelen tekliflerin kabul edilmediği gene en büyük puntolarla her yerde yazıldı, çizildi.
Hal böyle iken; Sözleşme süreçleri, transfer söylentileri, performansı düşen oyuncu hamleleri maalesef ‘biz bu konuyu kapattık’ denilmekle kapatılamıyor. Çünkü karşınızda insan denilen bir olgu var. Adı geçen ve kafasının karıştığı her halinden belli bu oyuncular, sahada birkaç haftadır aklını değil tereddüdünü gösteriyor. Aklın dışarıda olduğu bir yerde, ayakların saha içinde olabilmesi pek de mümkün olmuyor. Tabii bir de ‘ben bununla baş edemem’ denilerek ‘buradan gitsin’ denilenler var ki, gittiği yerde harikalar yaratıyor.
Saha içi böyle, peki saha kenarı ve saha dışı?
Bir değil, iki değil, üç değil; hakem hataları, VAR skandalları… Bu haftaya kadar hep sessiz bir tepki.
Cumartesi günü gene sahada skandal bir karar çıktı. Saha kenarında ne bir tepki var, ne VAR’a git diye haykıran var, ne itiraz eden ne de hakkını arayan… Konsantrasyon darmadağın. Bakın bu Avrupa’ya oynayan bir takım, ligde iddiasız bir takım değil… Maç sonrası ise basit bir basın açıklaması. En son ne zaman Göztepeli bir yöneticiyi ekran karşısında ‘hakkımızı yedirmeyiz’ diye açıklama yaparken gördünüz?
“Konuşulmayan her yanlış, yarın daha büyük bir hataya davetiyedir.”
Şimdi diyeceksiniz ki, kardeşim bak işte kendin söylüyorsun, yıllardır ucundan bile geçemediğimiz Avrupa’ya bu kadar yakınız diye. Daha ne istiyorsun…
Doğrudur.
Ama eğer bu sezon Avrupa’ya gidemezsek, bu kaçan bir fırsat değil; göz göre göre heba edilmiş bir emek değil midir?
Bizler varken, Avrupa’ya giden-gidebilen takımlara bir bakın.
En çok biz hak etmiyor muyuz?
Bu kadar çileye, cefaya, vefaya en çok bizim hakkımız değil mi?
Yıllarca bu işin yurt dışı çıkış harcını en çok biz ödedik.
Belki bavulumuz hiç olmadı ama hayalimiz hep hazırdı.
Ve şimdi eğer o kapı hala aralıksa,
Avrupa’yı kısa bir süre panoramik bile olsa izlemeye razıyız… yeter ki o kapı yüzümüze kapanmasın…
Şimdi son 4 haftada saha içi saha dışı her şeyi yapmak zamanıdır.
Süleyman YENGİL
